Geçtiğimiz ay hayatımın en zor dönemlerinden birini geçirdim. Önce anneannemi kaybettik. İlk defa bir yakınımı kaybetmenin acısını yaşadım. Üstelik herhangi bir yakınımı değil... İhtiyacım olduğunda her an yanımda olan, ilk gençlik yıllarımda fazla sert ve disiplinli olduğu için isyan ettiğim ama sonra bunun nedenini çok iyi anladığım için hayran oduğum biricik anneannemi bir daha göremeyeceğim.
Anneannemi kaybettiğimiz gün Ankara'da yaşayan dedemin, yani babamın babasının düştüp başını feci şekilde çarptığını öğrendik. Anneannemin cenazesini kaldırır kaldırmaz oraya koştuk. Başına beş dikiş atmışlar. Tomografi çekildiğinde beyin kanamasının yanı sıra, yine beyninde koskocaman bir ur bulmuşlar. Bir yıkım daha. Ameliyata alındı. Başarılı geçti ama kendine gelmesi ve narkozun etksini atması zaman alacak. Kolay değil, doksan üç yaşında.
Bu yaşadıklarım beni ister istemez yaşamın ve ölümün anlamını tekrar ve daha derinden sorgulamaya itti. Biz kimiz? Burada ne yapıyoruz? Buradan sonra nereye gideceğiz? Yani yüzyıllardır bilim adamlarının ve filozofların sorguladığı ve çeşitli teroriler ortaya atılmasına ya da dinle açıklanmaya çalışılmasına rağmen hala cevabı bulunamayan ve bulunamayacak olan bu varoluş meselesine... Ve bir kez daha ne kadar cahil ve çaresiz yaratıklar olduğumuzu hatırladım. Biz... Çok şey bildiğine inanarak mağruriyeti kendinde hak gören insanoğlu... Yaşamla ve ölümle ilgili ne biliyoruz? Koca bir boşluk...
21. yüzyılda varoluş meselesi üzerine düşünmek fazla naif ve modası geçmiş sayılıyor. Cevabını bulamayacağın sorular üzerine kafa yormak niye? Ben bunun cevabını anneannemden ve dedemden öğrendim...
Anneannem, 34 yaşında eşini kaybetmiş, üç kız çocukla ve bir emekli maaşıyla kalakalmış. Hayatın ona getirdiği bu acı sürpriz karşısında yaşam ve ölüm üzerine düşünmeye başlamış. Ve yapabileceğimiz tek şeyin bize verilen yaşamı en iyi şekilde değerlendirerek anlamlı kılmak olduğuna karar vermiş. Bunda ne var demeyin. Bir çoğumuz bunu düşünüyor olabilir ama inanın uygulaması kolay değil.
Üç çocuğunun elinden tutarak Ankara'dan İstanbul'a getirmiş ve Nışantaşı'nın en güzel evlerinden birini kiralamış. Benim Istanbul'da olduğum dönemlerde çocukluğumun geçtiği evi... Eskiden tam altında 'Ankara Pazarı' vardı. Şimdi ise 'Stefanel' var. Küçük teyzemi İtalyan Lisesi'ne, büyük teyzemi ise Eczacılık Fakültesi'ne yerleştirmiş (annem o sırada babamla evlenmiş). Bu arada dönemin ünlü terzilerinden biri olan Madame Iro'dan dikiş öğrenmiş ve iki kızının tüm kıyafetlerini kendisi dikmeye başlamış. İki teyem de Nışantaşı'nın en iyi giyinen kızlarından oluvermişler. Ama bu arada da epey disiplinli yetiştirmiş kızlarını. Zaman zaman onları sokakta takip edermiş. Sonunda kızları başarıyla yetiştirmiş, okutmuş ve evlendirmiş.
Peki tek bir emekli maaşıyla tüm bunları nasıl başardı dersiniz?
Ben bildim bileli anneannemin evinde tek bir ışık yanardı. Hangi odada oturulursa sadece orada tek bir ampül... Her açık unuttuğumuzda 'Işıklar' diyen sesi hala kulaklarımda... Kıyafet alınmaz dikilirdi. Hem de en güzel kumaşlardan... Bana diktiği elbiselerin güzelliğini anlatamam. Eskidiğinde yamanan ayakkabılar her zaman çok şık, bakımlı ve tertemizdi. Televizyon ve radyo dışında pahalı zevkleri ve eğlenceleri yoktu. Sadece arada bir yazlık sinemaya ya da Taşlık'daki çay bahçesine gidilirdi. Evde misafir eksik olmazdı. Kızların arkadaşları, komşular, hep birlikte oturulur uzun uzun sohbetler edilirdi. Halıları sık sık temizlemek gerekmesin diye kenarlarındaki saçaklar hep altına kıvırılırdı. Kazayla o saçaklar ortaya çıkmışsa ve biri basmak üzereyse 'Saçaklar' diye hemen uyarılırdı. Bir de dikişe başlamadan önce bir adet vardı evde. Anneannem tam kumaşı kesecekken, kıyafet kime dikiliyorsa, önünde makasla koşarak 'Kolay gelsin! Kolay gelsin!' diye bağırmak zorundaydı. Bu, hepimizin yıllar boyu uyguladığı bir ritüeldi. Bunu neden yapardık, bu adeti kimden öğrenmişti bilmiyorum. Sormak hiç aklıma gelmedi Keşke sorsaymışım. Artık hiç öğrenemeyeceğim.
Sonuçta anneannem, 'Işıklar!', 'Saçaklar!' diye diye kızlarını Nışantaşı'nda en iyi şekilde yetiştirip özel okullarda okuttu, evlendirdi. Tabi sözünü ettiğim 60'lı-70'li yıllar. Yani tüketimin, fiyatların ve değerlerin çok daha dengede olduğu yıllar. Şimdi olsa tüm bunları gerçekleştiremeyebilirdi. Bu arada dedemden sonra eli başka erkeğin eline değmedi. Kendisi de çok mutlu, bol kahkahalı yaşadı.
Peki tüm bunlarım varoluşla ilgisi ne diyebilirsiniz...
İlgisi şu: Hepimiz biliyoruz ki şartlar ne olursa olsun yaşam seçimlerle dolu. Anneannem eğer yaşamı ve ölümü bu kadar derinden düşünmeseydi ve kendini 'Kader' (!) denilen o bilinmez rüzgara bıraksaydı hem onun hem de kızlarının hayatı bambaşka olurdu. Oysa o, kendisi ve kızları için elinden gelenin en iyisini yapmaya karar verdi. Elinden gelebilen tek şeyin de vicdanlı, cesur, özverili, dengeli, ahlaklı ve disiplinli bir yaşam sürdürmek olduğunu farketti. Bu kader değil, bir seçimdi. Sadece yaşamı değil, ölümü de düşündüğü için böyle yaşadı. Çünkü ilahi adalete inanırdı. Çok keyiflendiğinde bira içerdi; yazın çok şık, kolsuz elbiseler giyerdi. Aynı zamanda günde beş vakit namaz kılar, kuran okurdu. Onun dini, vicdanı ve dürüstlüğüydü. İşte o nedenle...
İşte o nedenle ölümü de çok güzel oldu. Ölmeden önce son kez bana baktı. Aramızda yaptığımız bazı özel şakalar vardı. Son gün yaşama tutunması için o şakaları yapıyordum. Gözünü açtı, muzip bir gülümsemeyle gözlerimin içine baktı ve tekrar kapadı. Ben o zamana kadar böylesine huzurlu bir yüz görmedim. Bembeyaz, kırışıksız çildi iyice gerilmiş, yirmi yaş gençleşmişti. Huzurlu ve son derece mutlu bir insan güzel bir uykuya dalmıştı sanki. Hepimiz başındaydık... Kızları, damatları, torunları... Hepimiz teker teker defalarca yanağını, ellerini öptük. Geride, hayatı boyunca üzerine titremiş olan minnettar kızlar, torunlar ve dostlar bıraktı. Ve ben o an inandım ki anneannem buradan çok daha güzel bir yere gitmişti.
Seni özlüyorum anneanne. Hepimiz özlüyoruz. Gittiğin yerde mutlu ol ve bizim için dua etmeye devam et.
NOT: Yarın dedemden, yani babamın babasından öğrendiklerimi yazacağım.
5.11.10
3.10.10
BU YAZ İLK KEZ IŞIĞI GÖRDÜM

Hayatımda ilk defa bu yaz üç ay Bodrum'da kaldım. Ama Bodrum deyince gece eğlenceleri, kulüpler, vs. anlaşılmasın. Bodrum'un sakin bir köşesinde, doğanın tam ortasındaydım. Bodrum'un içine hiç inmedim. Türkbükü'ne iki kez gidip sakin bir akşam yemeği yedikten sonra erkenden evime döndüm. Ship Ahoy'un müziği kaçta açılmış kaçta kapanmış, yıkılmış mı, ne olmuş hiç farkında değilim. Çünkü bu yaz gündemimde çok farklı şeyler vardı...
Ben birkaç yılda bir kabuk değiştiririm. Eski düşünceleri, alışkanlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri üzerimden sıyırır, hayatımı yeniden düzenlerim. Ve her değişim, daha da ileriye bakmamı sağlar. Eskimiş ve artık bana yararı olmayan duygulardan ve düşüncelerden kurtulmanın hafifliğini yaşarım. Affetmeyi aşıp, kırgın olduğum kişileri anlamaya başlarım.
Aslında hiç kolay değil. Zamanla, insan geliştikce, tecrübe kazandıkça kendiliğinden oluşuyor bunlar. Hayatım boyunca herşeyin nedenini, neyin nasıl işlediğini merak ettim. Bu nedenle, yaşadığım her tecrübe beni hayatı ve insanları daha iyi anlamak için uğraşmaya itti. Felsefe okumaya başladım. Çünkü sorularımın cevaplarının çoğunu felsefede bulabildiğimi gördüm.
Ama bu yaz, sorularımın cevaplarını bir başka yerde daha buldum... Doğada!
Etrefımdaki tüm hayvanları tek tek inceledim. Bir yavru kertenkeleyle oda arkadaşlığı ettim. Kertenkele korktuğunda kuyruğunu olduğu yerde bırakıp kaçtığını ve daha sonra yeni bir kuyruk çıkardığını öğrendim. Karıncaların ne denli ağır yükler kaldırabildiğini ve gerektiğinde nasıl işbirliği yapabildiklerini gördüm. Ağustos boyunca, koro halinde yaz müziğimizi sağlayan ağustos böceklerinin dört yıl yerin altında yaşadıktan sonra yüzeye çıkıp kozalarından sıyrıldıklarını ve bundan sonra sadece bir ay yaşadıklarını öğrendim. Bir aylık yaşam için dört yıl hazırlık... Doğanın işleyişine akıl sır ermiyor. Biri yaklaştığında solucanın hemen bir köşeye saklandığını ve tehlike var mı diye arada bir de kafasını çıkarıp baktığına şahit oldum. Bir de öpmeye kalksan, kurbaları yakalamanın ne kadar zor olduğunu anladım.
Yalınayak toprakta yürümenin, topuklu ayakkabıyla kırmızı halıda yürümekten çok daha hoş bir duygu olduğunu; güneş ve tuzla yıkanmış bir cildin, en pahalı fondötenle örtülenden bin kat daha güzel olduğunu hissettim. Karmaşık görünen herşeyin aslında basit bir açıklaması olduğunu, en basit olanın da genelde en doğru açıklama olduğunu iyice kavradım.
Sabah günün ilk ışıkları üzerine düştüğünde, doğanın ne kadar çarpıcı olduğunu farkettim. Kelimelerle anlatılabilecek bir çarpıcılık değil bu... İnsanın içini yıkayan, tüm organlarına bambaşka bir ışık saçan bir farklılık... Belki bana öyle geldi ama hayatımda ilk kez, şiirlerini okumaya doyamadığım Mevlana'nın bahsettiği o ışığı, sarhoşluğu ve aşkı iliklerimde hissettim.
Dönüşü olmayan bir yola girdim. Doğa, sükunet, huzur ve daha önce hiç tatmadığım bir mutluluk var içimde. Şimdi, bu mutluluğun sadece insanın kendi içinde varolabileceğini ve hiçbir kalıba ve siyasi görüşe sığamayacak kadar bizi aştığını iyice anladım.
29.9.10
BLOGLUYORUM
Demokrasi ile teknolojinin birleşiminden doğan ve ifade özgürlüğünü doruğa çıkaran 'Blog'ların varlığı, yavaş yavaş bir çoğumuzun hayatına giriyor. 'Ben de kusur kalmayıp bir blog oluşturup içimi dökeyim, isteyen okusun istemeyen okumasın' dedim ve merak ettim... Hemen ilk blogu kimin, nasıl oluşturduğunu araştırmaya başladım.
Öğrendiğime göre kişisel blog'un kaşifi Justin Hall'mış. Hall, internette günlük tutarak başlamış 'Bloglamaya' (!) Bilmeyenler için söyleyeyim... 'Blogging'in tam çevirisi 'Bloglama'. Bu deyim 21. Yüzyıl Türkiye'sinin jargonuna da epey uygun doğrusu. Yeni jenerasyonun kullandığı dile hiç yabancı değil.
İNTERNET MERİTOKRATİK Mİ DEMOKRATİK Mİ?
'Web log' yani 'Ağ günlüğü' 'terimini, AltaVista'dan alan adı arayarak Jom Barger oluşturmuş. Daha sonra, Peter Melholtz 'Web log' yerine 'We blog' yani 'Blogluyoruz' diye espiri yapınca bu terim ortaya çıkmış. Bir süre sonra da Evan Williams, 'To blog' yani 'Bloglamak' terimini oturtmuş ve blog yazarlarına 'Blogger' yani 'Blogcu' denmeye başlamış. Bu durumda ben de artık bir ''Blogcu' sayılırım. Ve hiç de yalnız değilim... Artık her isteyen bir blog sahibi olup düşüncelerini özgürce paylaşabiliyor. Üstelik bunun için gazeteci, yazar, hatta fazla eğitimli bile olmasına gerek yok. Yani İnternette de meritokrasi değil demokrasi ön plana çıkıyor.
ABD'li rock yıldızı Damian Kulash, 'İnternetin en iyi tarafı, meritokratik olması' derken en yetenekli ve zeki olanların internet dünyasından yararlanabileceğini kastetmişti. Facebook'un 28 yaşındaki yaratıcısı Mark Zukerbeg gibilerine baktığımızda bu doğru. Ayrıca müzikte de internet bir meritokrasi sayılabilir çünkü sanal ortamda, en çok reklamı yapılan değil, insanların en çok beğendiği, en yetenekli sanatçılar ortaya çıkabiliyor ancak.
Aslında blog fikri 18. yüzyıla dayanıyor ve fikir babasının, düşünür-yazar Thomas Paine olduğu varsayılıyor. Paine, o dönemde Amerikan bağımsızlığını savunan siyasi fikirlerini küçük kitapçıklar haline getirip elden dağıtıyormuş. Amerikan bağımsızlık bildirgesinin hazırlanışında etkili olan bu yazılar daha sonra 'Common Sense' (Sağduyu) adı altında kitap haline geldi. Fransız ihtilalini savunan ve 'Rights of Man' adı (İnsan Hakları) adı altında toplanan ikinci kitabıyla ise hapse girdi ve düşünce üzgürlüğünü ele alan üçüncü kitabı 'Age of Reason'ı (Akıl Çağı), yine küçük kitapçıklar olarak burada yazdı.
DEMOKRASİ NE ÖLÇÜDE DEMOKRATİK?
Bugün ise sanal ortamda, kişilerin fikirlerini rahatça ifade edebildikleri blog sayısı 100 milyonun üstünde. Her isteyen düşüncelerini başkalarıyla özgürce paylaşabiliyor. Paine'in hayal ettiği böyle bir dünya mıydı acaba? Ben pek emin değilim. Çünkü sanal ortamda, ilginç ve okunmaya değer bloglarla birlikte kalitesizlik de bolca yer bulabiliyor. Özellikle forumlarda insanlar herhangi bir düşünce üretmeden hayata ve insanlara karşı duydukları kini, öfkeyi diledikleri gibi kusuyorlar. Ama elbette isteyen okuyor istemeyen okumuyor. Zaten demokrasinin özü de bu değil mi? Benim bu blogu yazarak yaptığım da demokrasi sayesinde değil mi? Elbette. Ama burada da bir tezat var...
Bugün Paine'in hayali belki bir nebze gerçekleşmiş olabilir. Ama 21. yüzyılda hala sadece bazı fikirler ve davranış biçimleri kabul görüyor. Fikir, yaşam tarzı ve davranış biçimi, toplumun belirlediği kuralların dışında kalanlara marjinal deniyor ve toplum tarafından dışlanıyor. Peki bu anlamıyla kabul edilen demokrasi ne kadar demokratik? Acaba Paine'in anlatmak istediği, her ırkın, her dinin, her fikrin, her yaşam tarzının, her davranış biçiminin (elbette sözlü veya fiziksel şiddet ya da müstehcenlik içermediğ, etik olduğu müddetçe) toplum tarafından yargılanmadan kabul edilmesi olabilir mi? Bence buna kuşku yok. Bugün, hukuki anlamda bu özgürlüğe sahip olabiliriz ama 'Mahalle baskısı' dediğimiz, toplumun eleştirel gözü her zaman hepimizin üzerinde.
Öğrendiğime göre kişisel blog'un kaşifi Justin Hall'mış. Hall, internette günlük tutarak başlamış 'Bloglamaya' (!) Bilmeyenler için söyleyeyim... 'Blogging'in tam çevirisi 'Bloglama'. Bu deyim 21. Yüzyıl Türkiye'sinin jargonuna da epey uygun doğrusu. Yeni jenerasyonun kullandığı dile hiç yabancı değil.
İNTERNET MERİTOKRATİK Mİ DEMOKRATİK Mİ?
'Web log' yani 'Ağ günlüğü' 'terimini, AltaVista'dan alan adı arayarak Jom Barger oluşturmuş. Daha sonra, Peter Melholtz 'Web log' yerine 'We blog' yani 'Blogluyoruz' diye espiri yapınca bu terim ortaya çıkmış. Bir süre sonra da Evan Williams, 'To blog' yani 'Bloglamak' terimini oturtmuş ve blog yazarlarına 'Blogger' yani 'Blogcu' denmeye başlamış. Bu durumda ben de artık bir ''Blogcu' sayılırım. Ve hiç de yalnız değilim... Artık her isteyen bir blog sahibi olup düşüncelerini özgürce paylaşabiliyor. Üstelik bunun için gazeteci, yazar, hatta fazla eğitimli bile olmasına gerek yok. Yani İnternette de meritokrasi değil demokrasi ön plana çıkıyor.
ABD'li rock yıldızı Damian Kulash, 'İnternetin en iyi tarafı, meritokratik olması' derken en yetenekli ve zeki olanların internet dünyasından yararlanabileceğini kastetmişti. Facebook'un 28 yaşındaki yaratıcısı Mark Zukerbeg gibilerine baktığımızda bu doğru. Ayrıca müzikte de internet bir meritokrasi sayılabilir çünkü sanal ortamda, en çok reklamı yapılan değil, insanların en çok beğendiği, en yetenekli sanatçılar ortaya çıkabiliyor ancak.
Aslında blog fikri 18. yüzyıla dayanıyor ve fikir babasının, düşünür-yazar Thomas Paine olduğu varsayılıyor. Paine, o dönemde Amerikan bağımsızlığını savunan siyasi fikirlerini küçük kitapçıklar haline getirip elden dağıtıyormuş. Amerikan bağımsızlık bildirgesinin hazırlanışında etkili olan bu yazılar daha sonra 'Common Sense' (Sağduyu) adı altında kitap haline geldi. Fransız ihtilalini savunan ve 'Rights of Man' adı (İnsan Hakları) adı altında toplanan ikinci kitabıyla ise hapse girdi ve düşünce üzgürlüğünü ele alan üçüncü kitabı 'Age of Reason'ı (Akıl Çağı), yine küçük kitapçıklar olarak burada yazdı.
DEMOKRASİ NE ÖLÇÜDE DEMOKRATİK?
Bugün ise sanal ortamda, kişilerin fikirlerini rahatça ifade edebildikleri blog sayısı 100 milyonun üstünde. Her isteyen düşüncelerini başkalarıyla özgürce paylaşabiliyor. Paine'in hayal ettiği böyle bir dünya mıydı acaba? Ben pek emin değilim. Çünkü sanal ortamda, ilginç ve okunmaya değer bloglarla birlikte kalitesizlik de bolca yer bulabiliyor. Özellikle forumlarda insanlar herhangi bir düşünce üretmeden hayata ve insanlara karşı duydukları kini, öfkeyi diledikleri gibi kusuyorlar. Ama elbette isteyen okuyor istemeyen okumuyor. Zaten demokrasinin özü de bu değil mi? Benim bu blogu yazarak yaptığım da demokrasi sayesinde değil mi? Elbette. Ama burada da bir tezat var...
Bugün Paine'in hayali belki bir nebze gerçekleşmiş olabilir. Ama 21. yüzyılda hala sadece bazı fikirler ve davranış biçimleri kabul görüyor. Fikir, yaşam tarzı ve davranış biçimi, toplumun belirlediği kuralların dışında kalanlara marjinal deniyor ve toplum tarafından dışlanıyor. Peki bu anlamıyla kabul edilen demokrasi ne kadar demokratik? Acaba Paine'in anlatmak istediği, her ırkın, her dinin, her fikrin, her yaşam tarzının, her davranış biçiminin (elbette sözlü veya fiziksel şiddet ya da müstehcenlik içermediğ, etik olduğu müddetçe) toplum tarafından yargılanmadan kabul edilmesi olabilir mi? Bence buna kuşku yok. Bugün, hukuki anlamda bu özgürlüğe sahip olabiliriz ama 'Mahalle baskısı' dediğimiz, toplumun eleştirel gözü her zaman hepimizin üzerinde.
6.9.10
26.4.10

İnanılmaz güzellikte bir Istanbul manzarasına bakıyorum. Yer yer maviden laciverte dönen Boğazın, yılan gibi kıvrılarak uzanan denizi gözlerimi şenlendiriyor. Boğazın bir yanında yeşilin her tonunu barındıran agaçlar, çimenler, otlar, martılara ev sahipliği yapıyor. Istanbul'a bahar geldi. Erguvanlar çiçek açtı. Dünyada baharın en güzel yaşandığı kentlerden biri Istanbul. Bu muhteşem manzaraya bakınca, şehrin aynı zamanda bunca düşmanlığı, entrikayı, kabalığı, kıskançlığı, kavgayı, şiddeti barındırdığına inanası gelmiyor insanın. Buradan sadece, insanoğlunun tüm çabasına rağmen taklit etmeyi başaramadığı ve tüm uğraşlarına rağmen hala yok edemediği doğanın başdöndürücü güzelliği görünüyor. Ve baharı anlatan şiirler ve şarkılar...
They say it's spring
This feeling light as feather
They say this thing
This magic we share together
Came with the weather too
They say it's May
That's made me daft as a daisy
It's May, they say
That gave the whole world this crazy
Heavenly, hazy hue
Blossom Dearie'nin 1956'da kaydedilmiş bu parçası ilk baharla birlikte gelen o muzip, tüy gibi hafif ve içi içine sığmaz duyguyu en güzel anlatan şarkılardan biri.
İlk sevgilimin gülüşüne benzer
Bir Nisan havası değil mi esen?
Zincirlere, kelepçelere inat,
Kanatlarımı açmak zamanıdır;
Allahısmarladık kaldırımlar.
Giyenler düşünsün dar elbiseyi;
Ölçülü sözü, hesaplı adımı.
Cahit Sıtkı Tarancı
Şimdi hakikaten de ayakkabıları çıkarıp çimenlerde yalınayak koşma, ormanda bisiklete binme, CD çalara bir Jan Garbarek albümü koyarak buz gibi bir rose açma zamanı.
Bu bahar, yüreğimizde bahar temizliği yapmamız için bir fırsat olsun. Bu bahar, başka baharlara bıraktığımız yeniliklerin, değişimlerin başlangıcı olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
